9 Ekim 2010 Cumartesi

hasat zamanı


gözkapaklarım, ağır ağır açılıp kapanan yekpare kalas kapılar gibi toz içinde.
yivli bir mutluluk hasıl olmuş bana, nedense kimse bişey söylemiyor...
ellerim elektrikli testereye benziyor gitgide.

susuyorum tam 3 kere
günde 3 kere gökyüzüne bakıyorum
üç kere su içiyorum.

ışık, çıplak vücuduma vurduğunda görüyorum ki;
yalnızlık terasları daha da belirir olmuş.

bekliyorum.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

şimdiki zamanın geçmişi

yalanlar, riyakarlıklar ve çiftleşmeler üzerine kurulu dünyadan bıktığımı anladığımda yaşım 26'dan 27'ye su alıyordu. kemikleşmiş huyların yaydığı radyasyon öylesine susturuyordu ki beni suların ortasında bibaşıma avazım ölçüsünde anıra anıra bağırıp ağlamak istiyordum.

şimdiki zamanın cinneti, ucu belirsiz bi tren bileti kadar yakındı oysaki...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

itiraf çileğini ısırdım üç gece önce...


tadı ekşimsiydi nedense ve ben candaş olarak uzunca zamandır hissetmediğim şeyleri hissettim. henüz olgunlaşmamış goruklar gibi bir yalnızlık kaplamıştı içimi.
komik ve iç acıtıcıydı havası.
o, hep etkilemişti esasında beni ve yalnızlığımı.
itiraf sözcüğü fırlar fırlamaz dudaklarımdan, kurbağa yağmaya başladı o an evin tavanından; önce iri ve duygusal olanlar, ardından çocuksu ve herşeyi boşvermişler düştü tepemize.

soru işaretleri sevmek için neden bu kadar büyük diye düşünmeye başladım:

derimin rengi kahverengiden kırmızıya,
karıncalar tarım toprağından magmaya,
bacalar kiremit renginden siyaha,
zebralar savan ikliminden musona koşarken pahabiçilmez bir zamanda kıpırtısız, kalakalmıştık.

ilerleyiş, şaşırtıcı biçimde yön değiştirdi ve mutluluk hasıl oldu evrene.

18 Temmuz 2010 Pazar

çekingenlik üzerine...

bütün renkleriyle ağaçlar vardı önümüzde,
ve biz taklayı tercih etmiştik.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

kurgunun çekiciliği üzerine...

tedirgin eden bir mesaj tonu vardı kadının parmaklarında,
adam yataktan yeni doğrulmuş ve kahvaltısını çoktan yapmıştı ki;

kalb çekmeceleri açılıp kapanmaya,
kedi tiktakları daha da rahatsız edici hale gelmeye,
demir gürültüleri banyo duvarlarını sarsmaya,
anjiyo görüntüleri kana haber bültenlerini meşgul etmeye başlamıştı.


duygular hormonlardan ibaretti ve yaşam bulduğu vücutlarda hareketleri büyüleyiciydi.

zaman geçip te soru katarları sıkça uğrar olunca odanın evrenine terketme başgösterirdi ve nitekim öyle de oldu:

sarkaç dile değdiğinde kimin gözünden bir damla yaş gelir?
kucağın mitolojide yeri var mıdır?
dudak ve sözcük ata mirası mıdır evrene?
bu salınan kaçıncı taydır sokağa?
dibek kuşu hangi piçi y[üzmektedir] yine?

8 Mayıs 2010 Cumartesi

cinder and smoke

kıpırtının içinde bir sessizlik olursa bil ki maviye yük binmiştir. elin hem içi hem de dışı tilki gibi kurnazdır aslında. aslında hayat bize verdiklerinden çok aldıkları ile ilgilidir, onlar sayesinde yoluna devam eder.
kibir ve kibrit arasındaki ölümcül benzerlik gibi yaşamlarımız da hep o ince "kırmızı" çizgide seyreder...

"yük binen mavide yaşam
ağır ve içten
zevk, katlanılabilecek seviyede acıya sahip
acının üste çıktığı zamanlarda paranoya hakim evrene."


"beklemek" bir ata mirası gibi tozlu ve güçlü bende. bedenim hafifçe soluk alıp verirken bile alışılamayan anlaşılamayan bir bulutun gölgesinde. biliyorum kıyılar çok uzak değil, her ne kadar bindiğim kayığı tanımasamda, her ne kadar ellerim titrese, göğsüm sıkışsa da.

28 Nisan 2010 Çarşamba

hayat ve taklalar


uzunca zamandır kendime bakmamışım, bakmadım, kendimden kaçtım, çalıştım, yoruldum, çok yoruldum, hatalar yaptım, çok kızdım yine, hatalar yaptılar, iğneyi kendime batırdım batırttım.

aynı ayın içine 2 cenaze töreni sığdırmışım. kötü mü iyi mi bilemedim.

hiçbi kadını sevemedim, hiçbi adamı terkedemedim.

tam olarak becerebildiğim birşey yok hayatımda. anladım.



iron and wine söylesin ozaman:

jezebel

who's seen jezebel?
she was born to be the woman i would know
and hold like the breeze
half as tight as both eyes closed

and who's seen jezebel?
she went walking where the sea does line the road
her blouse on the ground
where the dogs were hungry, roaming

saying, "wait, we swear
we'll love you more and wholly
jezebel, it's we that you are for
only"

who's seen jezebel?
she was born to be the woman we could blame
make me a beast half as brave
i'd be the same

who's seen jezebel?
she was gone before i ever got to say
"lay here my love
you're the only shape i'll pray to, jezebel"

who's seen jezebel?
will the mountain last as long as i can wait
wait like the dawn
how it aches to meet the day

who's seen jezebel?
she was certainly the spark for all i've done
the window was wide
she could see the dogs come running

saying, "wait, we swear
we'll love you more and wholly
jezebel, it's we that you are for
only"

25 Mart 2010 Perşembe

bir söz öbeği geldi çattı akşamıma...

"riding on this know-how
never been here before
peculiarly entrusted
possibly that's all
is history recorded?
does someone have a tape?
surely, i'm no pioneer
constellations stay the same

just a little bit of danger
when intriguingly
our little secret
trusts that you trust me
'cause no one will ever know
that this was happening
so tell me why you listen
when nobody's talking

what is there to know?
all this is what it is
you and me alone
sheer simplicity"

11 Mart 2010 Perşembe

mülteci aşk

yamaçta top oynamak gibisi yok,
telefonumu kapattım belki ararsın diye.

gündüz yanan sokak lambası,
kaçak katım ben gökyüzünde.
arkadaşlar arasında yalnızlık,
bembeyaz bir kutup ayısı kömür madeninde,
la carboneria'da aşk acısı.

köşebaşındaki umut satıcısı tezgahı kapatmış...

anlayacağınız, mülteciyim yine gıcırtı köşkünde.

10 Mart 2010 Çarşamba

fabl


çam kokusunu içine çeken komşu baykuşu bir öksürük silsilesi teslim almıştı. kara tüylü boynunun altındaki buğazı burulmuş, ağacın beslendiği su birikintisine doğru kıvrak bir dalışa geçmişti mavide...
bulutlar omuz omuza ilerlerken gece siyahında, aniden ışık basmıştı ortalığı. öfkeli solucan toprağa bir tekme salladı o an, dünya yuvarlağının diğer ucunda bir yer sarsıntısı oldu, üç solucan öldü.
kırmızı renge bayılırdı ölenlerden biri, bir diğeri yolculuk etmeye topraktan dünyada. sonuncusu bir bebekti yalnızca annesi vardı aklında. kara gözlü karıncayı cenaze töreninde kimse görememişti.

3 Mart 2010 Çarşamba

doğduğum gün için...

27. kez, doğduğum günün içinden geçerken, ilk saatler sevinç çarpıntıları ve vicdan azapları arasında sıkışıp eziliyor. Kapalı bir eskişehir sabahı beni karşılıyor şimdi. Köşedeki haşhaşlı çöreklerden istiyor canım...

1 Mart 2010 Pazartesi

"i hope you're not lonely without me"

27 Şubat 2010 Cumartesi

gıcırtı köşkünde zaman tribülansı

doludan boşa ve boştan dolu kısma hayat cam bir şişede çalkalanırken, zaman tribülanslarında beyaza yürüyor saçlarım. son nefesini verip çizginin hemen ardısıra yere kapaklanan atletler ya da tırmanma etabında ciğer parçalayan bisikletçiler düşer aklıma bazen, "kalb" milyon çarparken hayatta kalabilmek tek ve biricik amaçtır o anlarda. peki ya hayatı istemezsek...?
baksanıza, hayat çizgilerden ibaret ve o çizgiler ki beyaz suları katıp önüne ilerleyende gizli.

24 Şubat 2010 Çarşamba

eskimo

çığlık çığlığa üç kez bağırdım okyanusun derinliklerine dek. siyahlı beyazlı balıklar geçip gittiler ters ters bakıp gözlerimin içine. sesim galiba yırtılmıştı, anlayamadım çünkü kafamı denizin içinden çıkardığımda konuşacak kimse kalmamıştı etrafımda; tüm balıkçıllar, tur tekmeleri, okyanus parasütçüleri, küçük ve büyük yerkenliler... hepsi, hepsi gitmişti.

derin bir nefesle kıyıya ayak basmam kaç gün sürecek acaba?

en derinlerde bir kelime etsek, pirinç tarlalarında yüzsek?

eskimo arkadaşım için damien rice anlatsın iyisi mi...

''Tiredness fuels empty thoughts
I find myself disposed
Brightness fills empty space
In search of inspiration
Harder now with higher speed
Washing in on top of me
So I look to my eskimo friend
I look to my eskimo friend
I look to my eskimo friend
When I'm down, down, down.

Rain it wets muddy roads
I find myself exposed
Tapping doors, but irritate
In search of destination
Harder now with higher speed
Washing in on top of me
So I look to my eskimo friend
I look to my eskimo friend
I look to my eskimo friend
When I'm down, down, down.

Kosketa minua - Touch me
Älä käsilläsi - Not with your hands
Vaan niin että tunnen sinut - But so that I feel you

Halaa minua - Hug me
Älä käsilläsi - Not with your hands
Mutta sielussasi - But within your soul

Minä kaipaan eskimo-ystävääni - I miss my eskimo friend

When I'm down, down, down.
When I'm down, down, down.
When I'm down, down, down.''

9 Şubat 2010 Salı

"gerçekten zorlanıyorum bazen yaşarken"

"gerçekten zorlanıyorum bazen yaşarken" gibi türk dil kurumuna aykırı bir cümle düştü aklıma sabah sabah. hayatta kalabilmek için çabalıyoruz ya günlerce, haftalarca, aylarca sonra bir de bakmışız yıllarca... tükendiğimi hissediyorum. yorgunum. hem de çok.

25 Ocak 2010 Pazartesi

siyah ve beyaz

dün gece bi dostum, "günlerdir, aylardır işin içinden çıkamayan" bir dostum, beyaza kavuştuğunu duyurmuş insanlara. sevindim...

6 Ocak 2010 Çarşamba

yaklaşan patikalar...

Yakında uzunca bir yola çıkıyorum. Belki de hiç bitmeyecek bir yol... aklım şehirlerde ve onların gürültülerinde olacak çoğu zaman. Çoğu zaman evimi ya da rahatı özleyeceğim yok yok yalan olmasın sadece insanları özleyeceğim. Neyse daha konuşuruz...

Rotamız azbuçuk belli oldu, haftaya Birleşik Arap Emirlikleri, Sri Lanka, Malezya, Singapur, Tayland, Myanmar, Kamboçya, Hindistan yollarında olucam.