ve eski pisliklerimiz dökülünce kutudan aşağı
eski neşelerimiz
flu bir bekleyişi işaret ederdi zaman
atlar vardı
ve biz fragmanlardan fraktallara giden yolda yalnız başımızaydık
artık
kelimeler döken bir trenden sarkardık geceleri
ellerimiz ve yanaklarımızda rüzgar
üzüntü ve üzgünlük tarlalarının kokusu gelirdi burnumuza
alışırdık bilmeden
kulaklarımızı ve ellerimizi hissetmeden koşardık kartopu savaşlarından
elli metre var yoktu
çocuktuk
keder dediğinde birisi gülümserdik
ağaç dediğinde tırmanır
dudak dediğinde durup kalır
sonra öperdik utanıp
düşünmeden yemeden içmeden erkekten kadından bi haber
alık bir alkışa yaslardık nefsimizi
koyu renk şemsiye açardık başımıza
bilmekten uzak
bela gibi
su içer
batık gemilerden bahseder
atları severdik
kulaç mesafesiydi yalnızlık
koltuk altlarımızda katlanmış birer gazete gibi...
zile basıp kaçan balıklardık
denizaltılardan kaçıp okyanuslara sığınan
ve mültecisiydik
uyuyakaldığımız ev gezmelerinin
sormak ve durmak nedir bilmediğimiz zamanlarda
okyanuslar
bulutlu günler
solucanlar
terleyen bıyıklar
atlar
ve acıyan memeler kadar temizdik.




