18 Temmuz 2010 Pazar

çekingenlik üzerine...

bütün renkleriyle ağaçlar vardı önümüzde,
ve biz taklayı tercih etmiştik.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

kurgunun çekiciliği üzerine...

tedirgin eden bir mesaj tonu vardı kadının parmaklarında,
adam yataktan yeni doğrulmuş ve kahvaltısını çoktan yapmıştı ki;

kalb çekmeceleri açılıp kapanmaya,
kedi tiktakları daha da rahatsız edici hale gelmeye,
demir gürültüleri banyo duvarlarını sarsmaya,
anjiyo görüntüleri kana haber bültenlerini meşgul etmeye başlamıştı.


duygular hormonlardan ibaretti ve yaşam bulduğu vücutlarda hareketleri büyüleyiciydi.

zaman geçip te soru katarları sıkça uğrar olunca odanın evrenine terketme başgösterirdi ve nitekim öyle de oldu:

sarkaç dile değdiğinde kimin gözünden bir damla yaş gelir?
kucağın mitolojide yeri var mıdır?
dudak ve sözcük ata mirası mıdır evrene?
bu salınan kaçıncı taydır sokağa?
dibek kuşu hangi piçi y[üzmektedir] yine?

8 Mayıs 2010 Cumartesi

cinder and smoke

kıpırtının içinde bir sessizlik olursa bil ki maviye yük binmiştir. elin hem içi hem de dışı tilki gibi kurnazdır aslında. aslında hayat bize verdiklerinden çok aldıkları ile ilgilidir, onlar sayesinde yoluna devam eder.
kibir ve kibrit arasındaki ölümcül benzerlik gibi yaşamlarımız da hep o ince "kırmızı" çizgide seyreder...

"yük binen mavide yaşam
ağır ve içten
zevk, katlanılabilecek seviyede acıya sahip
acının üste çıktığı zamanlarda paranoya hakim evrene."


"beklemek" bir ata mirası gibi tozlu ve güçlü bende. bedenim hafifçe soluk alıp verirken bile alışılamayan anlaşılamayan bir bulutun gölgesinde. biliyorum kıyılar çok uzak değil, her ne kadar bindiğim kayığı tanımasamda, her ne kadar ellerim titrese, göğsüm sıkışsa da.

28 Nisan 2010 Çarşamba

hayat ve taklalar


uzunca zamandır kendime bakmamışım, bakmadım, kendimden kaçtım, çalıştım, yoruldum, çok yoruldum, hatalar yaptım, çok kızdım yine, hatalar yaptılar, iğneyi kendime batırdım batırttım.

aynı ayın içine 2 cenaze töreni sığdırmışım. kötü mü iyi mi bilemedim.

hiçbi kadını sevemedim, hiçbi adamı terkedemedim.

tam olarak becerebildiğim birşey yok hayatımda. anladım.



iron and wine söylesin ozaman:

jezebel

who's seen jezebel?
she was born to be the woman i would know
and hold like the breeze
half as tight as both eyes closed

and who's seen jezebel?
she went walking where the sea does line the road
her blouse on the ground
where the dogs were hungry, roaming

saying, "wait, we swear
we'll love you more and wholly
jezebel, it's we that you are for
only"

who's seen jezebel?
she was born to be the woman we could blame
make me a beast half as brave
i'd be the same

who's seen jezebel?
she was gone before i ever got to say
"lay here my love
you're the only shape i'll pray to, jezebel"

who's seen jezebel?
will the mountain last as long as i can wait
wait like the dawn
how it aches to meet the day

who's seen jezebel?
she was certainly the spark for all i've done
the window was wide
she could see the dogs come running

saying, "wait, we swear
we'll love you more and wholly
jezebel, it's we that you are for
only"

25 Mart 2010 Perşembe

bir söz öbeği geldi çattı akşamıma...

"riding on this know-how
never been here before
peculiarly entrusted
possibly that's all
is history recorded?
does someone have a tape?
surely, i'm no pioneer
constellations stay the same

just a little bit of danger
when intriguingly
our little secret
trusts that you trust me
'cause no one will ever know
that this was happening
so tell me why you listen
when nobody's talking

what is there to know?
all this is what it is
you and me alone
sheer simplicity"

11 Mart 2010 Perşembe

mülteci aşk

yamaçta top oynamak gibisi yok,
telefonumu kapattım belki ararsın diye.

gündüz yanan sokak lambası,
kaçak katım ben gökyüzünde.
arkadaşlar arasında yalnızlık,
bembeyaz bir kutup ayısı kömür madeninde,
la carboneria'da aşk acısı.

köşebaşındaki umut satıcısı tezgahı kapatmış...

anlayacağınız, mülteciyim yine gıcırtı köşkünde.

10 Mart 2010 Çarşamba

fabl


çam kokusunu içine çeken komşu baykuşu bir öksürük silsilesi teslim almıştı. kara tüylü boynunun altındaki buğazı burulmuş, ağacın beslendiği su birikintisine doğru kıvrak bir dalışa geçmişti mavide...
bulutlar omuz omuza ilerlerken gece siyahında, aniden ışık basmıştı ortalığı. öfkeli solucan toprağa bir tekme salladı o an, dünya yuvarlağının diğer ucunda bir yer sarsıntısı oldu, üç solucan öldü.
kırmızı renge bayılırdı ölenlerden biri, bir diğeri yolculuk etmeye topraktan dünyada. sonuncusu bir bebekti yalnızca annesi vardı aklında. kara gözlü karıncayı cenaze töreninde kimse görememişti.

3 Mart 2010 Çarşamba

doğduğum gün için...

27. kez, doğduğum günün içinden geçerken, ilk saatler sevinç çarpıntıları ve vicdan azapları arasında sıkışıp eziliyor. Kapalı bir eskişehir sabahı beni karşılıyor şimdi. Köşedeki haşhaşlı çöreklerden istiyor canım...

1 Mart 2010 Pazartesi

"i hope you're not lonely without me"

27 Şubat 2010 Cumartesi

gıcırtı köşkünde zaman tribülansı

doludan boşa ve boştan dolu kısma hayat cam bir şişede çalkalanırken, zaman tribülanslarında beyaza yürüyor saçlarım. son nefesini verip çizginin hemen ardısıra yere kapaklanan atletler ya da tırmanma etabında ciğer parçalayan bisikletçiler düşer aklıma bazen, "kalb" milyon çarparken hayatta kalabilmek tek ve biricik amaçtır o anlarda. peki ya hayatı istemezsek...?
baksanıza, hayat çizgilerden ibaret ve o çizgiler ki beyaz suları katıp önüne ilerleyende gizli.