13 Aralık 2009 Pazar

başkalaşım kayaları...

hani şu insanı delirten sessizlik vardır ya bişeyler elinizden yitip gittiğinde... çok saçmadır ama çok ta çekilesi güzel bir acıdır. tren ya da otobüs camında dökülen gözyaşının karanlığı bir başka tatlı olmuştur mesela. Ardında hiçbir şey bırakmamış zannetse de "o", koku tam bir başbelası halini almış, yaşadığınız dörtduvara tekerlek takıp onu üzerinize salmıştır. en gerzek saçmalıklara varana dek bütün şarkılar seçici algı patlaması yüzünden kırıp geçirmektedir bünyenizi. kalabalıklara karışıp kısa unutkanlıklar yaşansa da tuvalette, yolda yürürken, hele eve dönüldüğünde beyne hücum eden siyahın içinden sıyrılmak pek kolay bir iş değildir.

sanki hiç bitmeyecek gibi gelen zifiri tünellerin sonunda ışık belirdiğinde bir de bakmışsınız avucunuzda bir başkalaşım kayası, oturmaktasinizdir limanda. Limandasınızdır, çünkü Davy Jones'un mürettebatına katılmışsınızdır artık farkında olmadan. Artık okyanusların sonu yoktur sizin için...

11 Aralık 2009 Cuma

garip bir yolun başı...

kalabalıkta sesler geliyo ama evrim hepsini yutuyo.
klakson sesini kanıksamış artık kulaklarım.
ray döşeyen amcalar ve onlara su veren kadınlar geri dönüşsüzlüğü simgeliyorlar.
memelerinden süt yerine akıl veriyorlar çocuklarına kadınlar.
kadınlar baş belası,
kadınlar karşılıksız,
kadınlar dayanılmaz,
kadınlar eski,
kadınlar utanmaz,
kadınlar son basamağı olmayan merdiven,
kadınlar boşlukta,
kadınlar cimri,
kadınlar ağırda,

erkekler orospu.

5 Aralık 2009 Cumartesi

ne zamandır dinlememişim ben erkan babayı


kendime yolculuk en sevdiğim şeydi bir zamanlar. şimdilerde ise, kendime biçtiğim yaşam formu içinde koşmak zorundayım.

kimilerine bişeyler katarak, kimilerine tutunarak, kimilerinin kafasına basarak, kirlenip yol alıyoruz. ardımızda bıraktığımız insanları düşündükçe ne çok şey geçiyor değil mi kafamızdan... ve sessizlik gelip bizi sobelediğinde bir bıçak, koca bir çuval hatırayı saçıyor odaya. silinmiş yüzler, çocuk ahmaklıkları, katarsisli hayaller, "kalb" çarpıntıları, kötülükler... vs. arasında kendime
"-neredesin?" diyorum, "-nereye bu koşun?".

baksanıza herşey öylece duruyor odadaki halının ve kalbimin ve aklımın üstünde.

[bugünbeşaralıkikibindokuzcumartesi doğduğumgünkügibiyalnızveodamdayım]

3 Aralık 2009 Perşembe

iyi ki doğdun ahmet abi...

Ahmet abinin köyü bir güzel kasabaymış meğer, Tepecik. Bu adam o köyden nasıl çıkmış falan geçelim bunları da gerisinde bıraktığı tonla senaryo ve romanı "akbabalar" zavallı ailesinden çalıp kullanmaya o denli meğilli ki cenaze günü bile evinde bunlar konuşuldu. Güzel insan Ahmet abi yaşarken hem devlet hem de sinema prodüksiyon camiası tarafından yıllarca oyalandı şimdi de cenaze töreninde yarım kalan filmini tamamlamak boynumuzun borcudur diye nutuklar atıldı. Nefret ve sinirle izledim onları ve izlemeye de devam edicem...

Neyse gelelim güzel şeylere. Kocaman bir kalabalık vardı cenazede ve işin güzel yanı yüzde 90'ı kendi insanları, komşuları, akrabaları, oyuncuları, gerçek arkadaşlarıydı. Bu sade ve güzel insana aynı kendisi gibi bir tören düzenlenmişti. Günün en ilginç notu bence o günün aynı zamanda onun doğumgünü olması idi. Yeni bir hayata adım atan Ahmet abi garip bir ironiyle takvimde aynı günü seçmişti.

Hep gitmek, görmek istediğim bu köyü Ahmet abisiz de olsa gördüğüm için mutluyum sanırım.
Ha bu arada evinin bulunduğu sokağa o yaşarken ismi verilmişti ilk kez, gördüğüm en güzel sokak tabelalarından biriydi.

2 Aralık 2009 Çarşamba

"karpuz kabuğundan gemiler yapmak"


ulan "ahmet abi" yi kaybetmişiz... ölmesi gereken onca adam dururken.
ölümler ve doğumlar teğet geçmeye başladı bana ama bu kadarı da fazla değil mi?!
s.cem şu kaosu o olucak!

böyle bir adamdı ahmet uluçay:

S. Pulcu: Blow Up'ı seyrettin mi?

-A. Uluçay: Nasıl seyrettim biliyor musun? Kahvedeyim, evimde televizyon yok; 20-25 yıl önce oluyor bu. Yalvarıyorum: "Allah'ını, Muhammed'ini seversen, Ali aşkına şunu yapma, değiştirme kanalı!" Herkes isyan ediyor bana; "lan salak, ne var işte onda!" Aşk gemisi geldi geçti, Blow Up başladı. Yalvardım, "ne olursunuz değiştirmeyin!" dedim. "Ali, Osman aşkına şunu söndürme, şunu seyredeyim!" Böyle böyle yalvararak seyrettim filmi, kapattırmadım televizyonu. Herkes isyanda, kimsenin evinde televizyon yok. Filmin sonunda, izleyenler oldu; sonunda kaptırdılar kendilerini. Cinayet falan. En sonunda "bu salağın izlediği şeyden ne olacak, ne oldu gayri?" dediler. Orada tenis oynuyor insanlar. "Nedir bu şimdi?" dediler. Ya hep bir aldanış. Burada top var zannediyoruz. Ama aslında yok. Yok zannediyoruz aslında var. Böyle bir şey de mümkün. Böyle bir felsefi tabana oturtmaya çalıştım. Kahveci, "aşk olsun yani, salak salak baktık ekrana!" dedi. Böyle seyrettim.

29 Kasım 2009 Pazar

seni seviyorum kaos

hayat canımı sıkıyor bazen, bazen delicesine sevindiriyor beni. yine kendimi yollara vurduğum bir rotanın sonunda öyle güzel bir haber aldım ki yorgunluktan dibe vurduğum bir anda havalara sıçramama neden oldu. hoşgeldin utku bebek bu garip dünyaya... 3 hafta arayla aldığım 2 haber beni yine büyüttü biraz daha.

hayat akıp giderken güzel insanlar çıkıyor karşıma monotonluğun ortasında. seviniyorum hatta kaybetme korkusu bile yaşıyorum kaosta... kaos bazı hediyeler göndermişti bu bayram bizlere. "yaşamak güzel şey her ne olursa olsun". sanırım bu yazının kıssadan hissesi bu.

[uçakta, zaman gezginin karısı (time traveller's wife) diye bir film izlettiler bize, bittikten sonra birçok şeyi gözden geçirdim hayata dair. yumuşak ve güzel düşüncelerdi.]

11 Kasım 2009 Çarşamba

nokta hakkında...

sıcak bir endülüs gününde bişeyler karalamışım. şimdi elime geçti paylaşmak istedim;

""yazılmış olanı geri almanın olanaksızlığı hem iyi hem de kötü aslında.
Nokta hakkında çok şey yazılıp söylenmiş olsada, her hareketin sonunda istemesekte belirir.
Güzel ya da çirkin gözetmeksizin bitmenin tadı başka bir şeyde yoktur.
Acısı kıymetli, "dayanılmaz" ve yararlıdır.

Nokta acısı adres ve zaman fakiridir.

Büyümenin şah damarında nabız kaçtır acaba?
Bilmek pek mümküniyet dahilinde değildir.""

9 Kasım 2009 Pazartesi

gözyaşları

uzunca zamandan beri ellerim yazmak konusunda endişeliydi, içim dökülmek istiyordu ama yapamıyordum ta ki bu içimin sökülmek istediği "KARA" güne değin.

daha önce hiç tanımadığım göğüs ağrıları içinde uyumaya çalışırken annem telefonun diğer ucunda bu güne kadarki en kötü cümlesini kurduğunda saat tam 4'ü gösteriyordu ve çaresizlik diz boyuydu.

bir parça zamandan sonra gün ışırken düşündüm ki biz ne salak ipe sapa gelmez şeyleri sırtımıza ve kalbimize yükleyip geziniyomuşuz sokaklarda.

bizim yaşadıklarımızın yarısını bile yaşayamayan 14 yaşında bir kız çoçuğu melek olduğunda yaşamak denen şey avucumda bir oyuncağa dönüşüyormuş meğer...

Anladım. (anlamaz olaydım!)

19 Ekim 2009 Pazartesi

ama arkadaşlar iyidir...

herkes biyerlere dağlıdı, hatta aynı şehrin içinde kaybolmaktalar. onlara göre ben hayal şehrinin bekçisiyim. ama kalabalığın içinde yalnızım, yalnızız, zorlanıyorum, zorlanıyoruz. (daha da yalnızlaştırdım kendimi, o ayrı dava.) bu kabuk değişimi hep olucaktı gün gelip hayıflanıcaktık, oldu da, olmakta da...
erkan baba bi şarkının arasında girip şu sözleri zikrettiğinde daha 16 yaşındaydım ve bir gün gelipte o üç cümlenin bu kadar acıtıcı, yol gösterici olacağı aklıma gelmezdi.

"altınova'ya bulut çökmüş pamuk gibi.
eski günler geri gelmiyor,
bak ki harput yok olmasın."

esas olan harput'u kaybetmemekmiş. zor, ama anladım.

birçoklarını kaybettik ama yine de arkadaşlar iyidir.

10 Ekim 2009 Cumartesi

yastıkaltı

boyama kitabı gerek bana aslında,
hattan düşen bir çocuğun içini boyamak hususunda kararlı ve gözüyaşlıyım.

şu, yastığımın altındaki orman yangınını bilenler bilir,
şimdi bir yenisi başlıyor.

sahi,
boyalarım olucaktı yandaki yastığın altında.

nereye gittiler acaba...?

3 Ekim 2009 Cumartesi

karmaşık mutluluk

kapkarışık, arapsaçı, girift... vb. günler günlere eklenince bir de bakmışım güzel şeyler var hayatımda. yaralar kaşınmaya kabukların altından pesbembe öpülesi deriler çıkmaya başladı. başka yaraları da beraberinde getirerek...

25 Eylül 2009 Cuma

koşarken ardında bıraktıklarını özlemek gibisi yokmuş

sabah 10 gibi kalkıp gerzek gerzek bilgisayarın başına oturuyorum, spor, haber, biraz manken kalçası falan derken saat 12 de çıkıyorum evden cafeye gidip kahvaltımı yapıyorum. kesin bi angarya iş bulup bana yapıştırıyorlar bende zevkle yapıyorum çünkü seviyorum işimi. derken öğleden sonra 4-5 gibi başlıyorum bira bardaklarını doldurmaya (sürekli aynı müzik ve gerzek muhabbetler eşliğinde). zaman birşekilde saçlarımı ve aklımı tekdüzeleştirip geçip gidiyor ve bir de bakıyorum ki yorgunluktan gebermiş, hafif mutlu bir vücutla gecenin 3ünde yatağa girivermişim. sonra bu düzeni günlere ve aylara eklemişken kafama dank diye düşüyor monotonluğun tuğlası.

bir yere odaklanıp koşmayı iyi beceriyorum ama koşarken dost evrenimi idare edemiyorum ya gıcık oluyorum kendime!

özledim ben bütün o yaşanmışlıkları, tek bir kelime bile konuşulmadan seni anlayabilen dostları, paylaşılan saçma sapan kahkahaları, merdivendeki kediyi (o kendini biliyor), çocuk alınganlıkları, sabahın ilk ışıklarını.

kısaca ve bağırarak "özledim"

4 Eylül 2009 Cuma

güzel bir gün...

babam, "senin işin geç olur, güç olur ama sonunda illa ki gerçek olur" demişti bana bundan 3 ay önce, galiba yine haklı çıktı. hem özledim de ben onu.